İnsan, tarihsel bilince sahip tek canlı. Herhangi bir alanda tarih yazımını sağlam temellere oturtabilmenin ön koşulu ise, trenin gittiği yöne doğru oturmuş olmaktır. 1980-90 arası Türk sinemasında yaşanan ‘kriz’i anlayabilmek için sinemamızın gerçekliğe uygun bir dönemlendirmesini yapmak gerekir.
1897-1914 Osmanlı topraklarındaki ilk sinema çalışmaları; 1914-1923 ordunun kontrolündeki sinema dönemi; 1923-1939 -Muhsin Ertuğrul egemenliğinde- tiyatrocular dönemi; 1939-1950 Mısır filmlerinin ülkeye girişi / seslendirme -bir ayağı tiyatroda bir ayağı sinemada olanların yer aldığı geçiş- dönemi; 1950-1960 Belediye Eğlence Vergisi’nde yerli yapımlar lehine 1948 yılında yapılan indirimin tetiklemesi, büyük şehirlere göç, ucuz bir eğlence olarak sinemanın belirmesiyle adına Yeşilçam denen bir ticari sinemanın 30’lu yılların Hollywood sinemasının bir benzeri olarak doğuşu; 1960-1970 Yeşilçam’ın altın döneminin yanısıra Yeşilçam-dışı sinema arayışları; 1970-1980 sinemanın politizasyonu / Yılmaz Güney’in bir fenomen olarak belirişi / televizyonun yaygınlaşmasıyla Yeşilçam’ın krize doğru yol alışı / seks filmleri furyası; 1980-1989 Yeşilçam’ın sinema salonlarında çöküşü / depolitizasyon / bunaltı sineması / seks furyasının antitezi arabesk ve bir başka furya: video ile Yeşilçam’ın son çırpınışları; Yabancı dağıtım firmalarına kendi dağıtım kanallarıyla yurda giriş izni verilen 1989’dan itibaren başlayan yeni dönem ya da Hollywood egemenliği...Diyalektik işliyor ve genç yönetmenlerin egemen yapıdan bağımsız kalmaya gayret ederek çektikleri ticari olmayan sinema örneklerini de izleyebiliyoruz bugün. 1980’lerde sinema pazarı daralmış ve sinema salonları kapanmaya başlamıştır. 1984-1988 arasında film sayısında artış görülmesinin nedeni, videoya yönelik çekilen filmlerdir. Videocuların gerilemeye başladığı 1988 yılından itibaren film sayısı da azalmıştır. Önceki dönemlerde tek finansör olan bölge işletmeleri üzerinden yürüyen üretim-dağıtım-gösterim sisteminin çöküşüyle finans kaynağı bulma zorunluluğu doğmuş, 1989’da yabancı sermaye yasasında yapılan değişiklikle yerli yapımcılığın krizi büyümüştür. Toplam seans sayısı içindeki yerli-yabancı film oranı 1984’te % 61’e % 39 yerli filmler lehine iken, ilk kez 1990’da yabancı filmler lehine dönmüştür. Dağıtım alanındaki dönüşümle de, yerli dağıtım şirketleri arasında konumunu koruyabilen tek şirket, ithalatçı Özen Film olmuş, aralarında bu şirketin de bulunduğu büyük dağıtım firmalarıyla yıllık paket anlaşmaları yapan salon sahipleri, ağırlıklı olarak Amerikan filmleri göstermişlerdir (Dedem, ablamla beni Rocky filmini izlemeye götürüyor diye yaşadığımız bayram sevincini hatırlarım.) 80 ortalarından itibaren, büyük sinema salonlarını iki veya daha fazla sayıda salona bölme uygulaması başlamış, aynı anda birden fazla filme gereksinim duyulması, güçlü dağıtım firmalarının ağırlığının daha da artmasına sebep olmuş; yerli filmler, ancak bu büyük dağıtım firmalarının portföylerinde yer alabildikleri ölçüde gösterim olanağı bulmuşlardır. Bu, bir sinema endüstrisi görünümündeki 60’lar Yeşilçam’ının tarihe karışması demektir. 80’li yılların dikkate değer filmleri arasında, At (Ali Özgentürk), Ömer Kavur’un ikinci döneminin ilk filmi sayılabilecek, Füruzan öyküsünden uyarlama Ah Güzel İstanbul / Wim Wenders’in yol filmlerini anımsatan yapısıyla Gece Yolculuğu ve Yusuf Atılgan’ın romanından Anayurt Oteli, Türkân Şoray’ın Yaşar Kemal uyarlamasıyla gerçekleştirdiği en başarılı yönetmenlik denemesi Yılanı Öldürseler, Ferit Edgü’nün ‘O’ adlı kitabından ve Onat Kutlar’ın senaryosundan Hakkari’de Bir Mevsim ve Ayna (Erden Kıral), Çiçek Abbas ve 14 Numara (Sinan Çetin), Faize Hücum ve Pehlivan (Zeki Ökten), Namuslu (Ertem Eğilmez), Bir Yudum Sevgi, Dul Bir Kadın, üçleme sayılabilecek Adı Vasfiye / (gişe rekortmeni) Aaahh Belinda ve Hayallerim, Aşkım ve Sen (Atıf Yılmaz), Züğürt Ağa (Nesli Çölgeçen), Vedat Türkali senaryosundan Fatmagül’ün Suçu Ne? (Süreyya Duru), unutulmaz Muhsin Bey (Yavuz Turgul), gişe rekortmeni iki film Beyaz Ölüm ve Alev Alev (Halit Refiğ), Derman ve Firar (Şerif Gören), Kaşık Düşmanı (Bilge Olgaç), Her Şeye Rağmen (Orhan Oğuz), Beyaz Bisiklet (Nisan Akman), Bir Avuç Cennet (Muammer Özer), Atilla Dorsay’a göre “Sinemamızda yapılmış en güzel aşk filmlerinden biri” Seni Kalbime Gömdüm ve Kuyucaklı Yusuf (Feyzi Tuna) Metin Erksan’ın Susuz Yaz ile Berlin’de kazandığı büyük ödül sonrası, Yılmaz Güney’in yazıp Şerif Gören’in yönettiği Yol’un Cannes zaferi, 80’li yılların en kayda değer başarısıdır. Erden Kıral’ın Hakkari’de Bir Mevsim’i ve Ayna’sı ile Ali Özgentürk’ün At’ı pek çok uluslararası ödül alarak sinemamızın yüzakı olmuşlardır. 80’li yıllar Türk sinemasının olay adamı, yarattığı simge kadınlarla, düşsel-fantastik sinema deneyleriyle, Atıf Yılmaz’dır. Furya peşinde koşan sinemanın yerini, bu dönemde içerik sineması almaya başlamışsa bunda Atıf Yılmaz’ın katkıları hatırlanmalıdır. Bastırılmış kadın cinselliğini ve kadının gizli kalmış iç dünyasını işleyen filmlerin sembol oyuncusu olarak Müjde Ar, dönemin yapıtaşlarındandır. 80’li yıllar, postmodernizmin de yükselişi demektir. 12 eylül 1980 askeri darbesinin yarattığı yeni ortamda karamsar filmlerin sayısı artmış, olumlu yönde değişime dair umudun gitgide yitirilmesi toplumsal olanla mesafeyi büyütmüş, biçimcilik öne çıkmış, neden-sonuç ilişkileri silikleşmeye başlamış, anlamsız diyebileceğimiz bir edebiyat ve sinema doğmuştur. Toplumsal parçalanma ve yabancılaşma süreci: modernite; içe dönük çöküş süreci ve ansızın bir infilak: postmodernite... Macerası, yakın dönem aydınların macerasını da yansıtan Ömer Kavur bu bağlamda incelenmeye değerdir. Sinemamızın modernisti, Yeşilçam kalıplarını yerle bir eden yönetmeni Ömer Kavur, 80’li yılların sonuna doğru politik eleştirelliği bir kenara bırakarak parçalı-mistik bir anlatıma kayacaktır. 1990 yılındaki Gizli Yüz’de Orhan Pamuk’la çalışan yönetmenin bu filmi ve sonraki filmlerinden bütünlüklü tema çıkarmak güçtür. Ömer Kavur’un gerçeklik duygusunu yitirerek bu topraklarda yaşamıyor izlenimi uyandıran yapıtlar vermesi, aydınımızın-sanatçımızın 80’lerden bu yana yaşamakta olduğu dönüşümün örneği gibidir. 80’li yılları bir film karesiyle özetlesek: Yine Ömer Kavur! Anayurt Oteli, belki 12 eylül sonrasının yenilgi psikolojisine uygun konusundan dolayı dönemsel kaydırma yapılarak 80’li yıllara taşınır. Filmin anti kahramanı, küçük taşra kasabasında otel kâtibi Zebercet’in insanlarla iletişim kuramayışı, ailesinden miras otel binası gibi yalnızlaşması ve... Romandan farklı olarak, ceketinin önünü ilikleyerek intiharı! Not: Yazarlarından biri olduğum Yeni Film dergisi başlıca kaynağımdır.
*Bu yazı, Üç Nokta Edebiyat Dergisi’nin Mart-Nisan-Mayıs 2007 sayısında yayımlanmıştır.
İzlenme: 6534
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved
|