Son olarak Oyakbank’ın da Hollandalı ING Grubu’na satılması ile yabancıların bankacılık sektöründeki payı %42’ye yükseldi. Öncelikle bu son satışla bankacılık sektöründe ortaya çıkan yeni yabancı payı hepimize hayırlı olsun! “Hayırlı olsun” diyorum, çünkü bankacılık sektöründeki yabancı payı 20’lerde seyrederken durumu, “olumlu” veya “ekonomi açısından sakınca arz etmez” şeklinde değerlendirenler dahi yavaş yavaş yabancı payına dikkat edilmesi gerektiğine vurgu yapmaya başladılar. Hepimize geçmiş olsun! “Geçmiş olsun” diyorum, çünkü bu süreç artık mevcut zihniyetle geri döndürülemez bir süreçtir. Kamu bankalarını dikkate almazsak, yerli sermayenin elinde İş Bankası ve Akbank (sadece %20’si satıldığı için) dışında büyük, Anadolubank ve Tekstilbank dışında küçük-orta ölçekli özel banka kalmadığı görülmektedir.
Diğer taraftan kamu bankalarının özelleştirilmesi de uzun zamandır gündemde olan bir konu... Bu özelleştirmelerin yabancıya satış şeklinde gerçekleşmesi de kuvvetle muhtemeldir, ki geçmiş yıllarda çeşitli yabancı bankaların bazı kamu bankalarını almak üzere görüşmeler ve incelemeler yaptığı yazılıp çizilmişti. Sonuç itibariyle bir kaç yıl sonra bankacılık sektöründe yabancı payının ne kadar olacağı artık öngörülememektedir. “Bankacılık sektöründeki yabancı payına dikkat etmek” için geç kalınmıştır. Öyleyse yabancıların sektöre hakim olmalarının yaratacağı etki ve sonuçlar ne olabilir, bunlar üzerine düşünelim... Rekabet şartları yerli sermayenin elinde kalan özel sektör bankalarının aleyhine gelişecektir. Yabancı sermayeli küresel bankaların maliyetleri ile rekabet edebilmek oldukça güçleşecektir. Ama daha da önemlisi, hisseleri ve yönetimi büyük oranda yabancıların eline geçmiş bir bankacılık sektörünün reel sektöre ve ekonomiye doğrudan etkisi olacaktır. Gerek KOBİ’lerin gerekse büyük kurumsal firmaların kredi temin edeceği kuruluşların yabancıların yönetiminde bulunduğu bir ortamda reel sektör bağımlı hale gelir. Dolayısıyla hükümetler, tamamen haklı oldukları konularda dahi, dış dünya ya da küresel güçler ile ters düşecek bir karar almayı göze alamayacaklardır. Neden derseniz, finans sektörü yabancıların eline geçmiş bir ülkede ekonomik bağımsızlıktan, dolayısıyla da siyasi bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir. Herhangi bir hükümet tarafından bu tür bir karar alındığını düşünelim, kararın hemen arkasından “ekonominin olumsuz etkileneceğine” dair bankalardan gelen açıklamalar birbirini kovalayacak ve bu açıklamaları kredi borçlusu şirketlerden, birtakım ticaret odalarından ve çeşitli derneklerden karar aleyhine gelecek sayısız uyarı takip edecektir. Aksini düşünmek biraz saflık olur. Bu, bir ülke için sıkışma durumudur. Son dönemde Kuzey Irak’a yapılması tartışılan askeri operasyon ilk gündeme geldiğinde, bazı uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının “Türkiye’nin kredi notununun düşürülmesi”ni gündeme getirdiklerini hatırlatmak isterim. Ayrıca John Perkins’in “Bir Ekonomi Tetikçisinin İtirafları” isimli kitabı, küresel sermayenin ne şekilde çalıştığını gözler önüne sermesi bakımından çok önemli bir belgedir. Sonuç olarak, dünyadan kopmamış, diğer ülkeler, milletler ile gerek kültürel gerekse ekonomik anlamda ortaklıklar yapan, ancak dünya ile eklemlenmelerini de gözü kapalı yapmayan, ülke çıkarlarını ön planda tutan bir anlayışa ihtiyacı var Türkiye’nin... Hele bir de içinde bulunduğumuz coğrafya düşünüldüğünde, bu çok daha önemli bir hâl alıyor. Bütün bunları yazarken, bir türlü cevabını veremediğim, daha doğrusu vermek istemediğim o soru takılıyor aklıma: Bizim girişimcimiz, çok büyük emekler sarf edilerek büyütülen fidanların yüzyıllık heybetli çınarlar olması için göstermesi gereken çabayı, neden çınar olacak o fidanların - biraz boy atıp dikkat çekici ağaçlar haline geldiği anda - satılması için gösteriyor? Biz, gerek finans sektöründe gerekse diğer sektörlerde neden asırlık çınarlara sahip olmayalım? Ya da başka bir soru geliyor insanın aklına: Bu zihniyetle mümkün mü? Artık öyle bir noktaya gelinmiştir ki, BDDK Başkanı Tevfik Bilgin banka sahiplerini, “diğer alternatifleri zorlamadan en kestirme çözümü bankalarını satmakta bulduklarını” söyleyerek eleştirmektedir. Hepimiz bu konular üzerine derinlemesine düşünmeli, biraz olsun kafa patlatmalı, nedenlerini ve sonuçlarını çok iyi değerlendirmeliyiz. Son olarak, bir gazetenin sorularını yanıtlayan Devlet Bakanı Ali Babacan, "32 milyar dolarlık cari açığı doğrudan yabancı sermaye girişi ve uzun vadeli borçlanmayla çeviriyoruz. Güven zedelenmesi olur, yabancı sermaye girişi yavaşlar, borç vadesi kısaya dönerse, 200 km hızla giden arabanın önüne duvar örülmüş olur" diyor. Başka söze gerek var mı? İzlenme: 970
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved
|